Değerler Eğitimi: Duyarlı Olmak

0
4081

 

Duyarlı olmak: İnsanlara, canlılara ve çevreye karşı yapılan; haksızlığa, kuralsızlığa, hukuk tanımazlığa, zulme karşı tepki koymak, ihtiyaç sahiplerine yardım etmektir.

Duyarlı olmanın zıddı nemelazımcılıktır.

Nemelazımcılık: Yapılan olumsuzluklara karşı “beni ilgilendirmez…” diyerek ilgilenmeme, olumsuzlukları görmezden gelme veya umursamama dır. Duymadım, görmedim, bilmiyorum tavrı takınmaktır.

Duyarsızlık, ilgisizlik ya da kayıtsızlık; bir insanın çevresindeki olumsuzluklarla ilgilenmemesi, rahatsızlık duymamasıdır. “Ben cebime giren paraya bakarım. Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın…” anlayışında olmaktır.

Duyarlılık, gerektiğinde muhtaç veya hasta insanlara yardım etmek, acı çekenin acısını paylaşmak, dertli insanın derdi ile dertlenmek, onun üzüntüsünü ve sevincini paylaşmaktır. Yardıma ihtiyaç duyan insanlar için bir şeyler yapmak, yapamıyorsa bile, hiç olmazsa yanında olmaktır. Başkalarının derdi ile dertlenmektir.

Dünyanın herhangi bir yerinde insanların açlıktan, tabi afetlerden veya savaştan dolayı hayatlarını kaybetmelerine seyirci kalmayıp duyarlı olunmalı ve  elimizden gelen yardım yapılmalıdır. Hiçbir şey yapamıyorsak acılarını içimizde hissetmeliyiz. Darda kalana yardım etmezsen, darda kaldığında sana yardım edecek birini bulamazsın.

Toplumsal duyarlılık, çevremizde ve dünyada yaşanan olumsuzluklara karşı toplum olarak tepki koymak ve sorumluluk almaktır. “Görmedim, duymadım, bilmiyorum” anlayışı toplumların helakine sebep olur. Toplumsal bir varlık olan insan, çevresine karşı, çevresinde olan olaylara karşı duyarlı olmak durumundadır.

Sahile vuran bir balina için veya Batı başkentlerinde meydana belen bir terör saldırısında ölen üç beş kişi için duyarlılık gösterip dünyayı ayağa kaldıranlar; bugün Suriye’de ölen yüzbinlerce insana karşı duyarsızlar, gündemlerine bile almıyorlar. İkiyüzlülük ediyorlar. Dünyanın bir yerinde insanlar terörden, açlıktan… ölürken  Dünyanın başka yerinde bazı insanlar lüks ve şatafatlı bir hayat sürüyorlar, başkalarının acıları onları ilgilendirmiyor.…

Dünyanın herhangi bir yerinde zulme uğrayan birileri varsa onun derdi ile dertlenmek, ona yardım etmek ve onun sesi olmak bütün insanların ortak görevi olmalıdır. Zalimin zulmüne ortak olmamak insanlık görevidir. Mazlumun dini, ırkı olmaz.

“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse ona diliyle müdahale etsin. Buna da gücü yetmezse, ona kalben buğz etsin. (Kalben onu reddetsin.) Bu ise îmânî tavrın en zayıf olanıdır.” ( Hadis-i Şerif)

Haksızlığa uğradığımızda veya birileri haksızlığa uğradığında haklı olanın yanında olmak, susmamak, hakkımızı aramak insanlık görevimiz olmalıdır.  Güçlülerin haklı değil, haklıların güçlü olduğu bir anlayışa sahip olunmalıdır.                               .                                                        “ İçinizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmran, 104)

“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” (Hadis-i Şerif)

“Haksızlık önünde eğilmeyiniz, çünkü hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz” ( Hz. Ali)

Sadece insanlara değil, çevreye ve canlılara zarar veren şeylere karşı da duyarlı olmalıyız. Yaşadığımız çevreyi gelecek nesillerden emanet aldık. Yaşanabilecek bir çevreyi hep birlikte korumalı ve sahip çıkmalıyız.

Duyarlılık sadece sözde kalmamalı, duyarlılığın gereği imkânlar ölçüsünde yerine getirilmelidir. Yoksul, yetim, kimsesizlere yardım edilmeli, aç kalanlar doyurulmalı…

Kanun ve kuralların uygulanmasında da gerekli duyarlılığı göstermek zorundayız. Kurallar çiğnenmek için değil, uymak içindir. İnsanlar toplumun huzuru için konulan kuralları kendileri sahiplenmelidirler.

Almanya’da ikamet eden bir yakınım anlatıyor: “ Bir gece yarısı,  üç arkadaş gitmiş olduğumuz yerden evimize dönüyorduk. Saat gece 02.00 civarı idi. Ormanın içindeki yoldan geliyoruz. Biraz ileride bir kazanın olduğunu gördük. Yol virajlı olduğu için araba yoldan çıkmıştı. Kıyafetlerinden Türk olduklarını anladık. Arabadan inip yardım ettik. Arabayı yola çıkardık, arabada bir hasar yoktu. Araba çalışıyordu. Oradan ayrılmak üzere iken yanımıza bir Alman geldi. Bize” Durun! Gidemezsiniz. Polise telefon ettim geliyor. Yolun kenarındaki taşa zarar verilmiş… “

Ülkemizde trafik kurallarını ihlal eden birini ikaz ettiğimizde, çevreyi kirleten birini ikaz ettiğimizde, kurallara uymayan birini ikaz ettiğimizde… Nasıl bir tepki ile karşılaşacağımızı siz tahmin edin.

Yapılan her iyilik, söylenen her söz toprağa atılan bir tohum gibidir, bir gün gelir gün yüzüne çıkar. Hastalara, yaşlılara, yetime, öksüze, yolda kalanlara yardım etmek, dertlerine ortak olmak, acılarını, üzüntülerini paylaşmak.… Toplumsal dayanışmayı artırır.  Duyarlılık öncelikle ailede çocuk yaştan itibaren öğretilmeye başlanılmalıdır.

Kanuni Sultan Süleyman, Osmanlı Devletini üç kıtada, Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük imparatorluklarından biri haline getirir. “Günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı?” diye de zaman zaman düşünür…

Birçok meselede olduğu gibi, bu endişe edilecek düşüncesini süt kardeşi meşhur alim Yahya Efendi’ye açmaya karar verir. Keşfine, kerametine inandığı Yahya Efendi’ye el yazısıyla bir mektup gönderir:

“Sen ilahi sırlara vakıfsın. Kerem eyle de, bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlale uğrar mı?” diye özetler endişesini.

Devrin kudretli sultanı Muhteşem Süleyman’dan gelen bu mektubu okuyan Yahya Efendi’nin cevabı ise gayet kısadır:

“Nemelâzım be Sultanım!”

Topkapı Sarayı’nda bu cevabı hayretle okuyan Sultan, bu söze bir mana veremez, endişesi daha da artar. Zira Yahya Efendi gibi bir zat, ciddi bir meseleye böylesine basit bir cevap vermezdi, vermemeliydi…

Söylenmeye başlar:

“Acaba bilmediğimiz bir mana mı vardır bu cevapta?”

Kalkar, Yahya Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gider. Bu sefer sitem dolu bir şekilde:

“Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!” diyerek, sorusunu tekrar sorar.

Yahya Efendi duraklar:

“Sultanım, sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz etmiştim.”

“İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece nemelazım be sultanım! demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma’ der gibi bir mana çıkarıyorum.”

Yahya Efendi bunun üzerine, ibret dolu şu sözleri tarih gergefine nakşeder:

“Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlıklar ayyuka çıksa…

İşitenler de nemelazım, deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de, çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa, gizleseler, fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da, bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayiş ve emniyete vesile olan, itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece mukadder hale gelir…”

Söyleneni dinlerken ağlamaya başlayan koca Sultan, başını sallayarak da bunları tasdik eder. Söz bitince ikazlarının devamı için tembihte bulunur, sütkardeşine.

Sonra da memleketinde kendisini ikaz eden böyle bir âlim olduğu için Allah’a şükrederek oradan ayrılır…

Devletlerini yükseltenler, fetihler yapanlar nemelazım demediler. Diyenler de 600 yıllık bir devletin sonunu hazırladılar.

Biraz empati yapalım( kendimizi başkalarının yerine koyalım) : Hava dondurucu derecede soğuk, yerler buz tutmuş, üzerimizde bizleri soğuktan koruyacak yeteri kadar giyeceğimiz yok. Karnımız aç, karnımızı doyuracak ne yiyeceğimiz nede paramız var. Başımızı sokacak bir mekan yok. Bakmak zorunda olduğumuz ailenin diğer fertleri de aynı akıbeti paylaşıyor. Çekilen bu sıkıntılar savaşta kaybedilen evlatlarımızı bile unutturacak cinsten. Kim ister kendi vatanını terk etmeyi, dilini bilmediği, tanımadığı bir yerde hayatta kalma mücadelesi vermeyi… Aynı duruma bizler düşmüş olsaydık tavrımız ne olurdu.

Mekkeli Müslümanlar her şeylerini geride bırakıp Medine’ye hicret ettiklerinde, Hz. Peygamber muhacirleri (hicret eden) Ensar (Medineli Müslümanlar) ile kardeş ilan ediyor. Her bir Ensar Medineli bir Müslümanı kardeş olarak kabul ediyor ve sahip olduğu her şeyi paylaşıyorlar. Günümüze kadar gelen, “Ensar” sözcüğüne duyulan saygının sebebi bu güzel davranışlarıdır.

Güzel bir gelecek için; sorgulayan,  haksızlıklara karşı tepki koyan,  gerektiğinde hesap soran, gerektiğinde her türlü yardımı yapan bir toplum olmak zorundayız. Yapılan bir haksızlığa karşı, bir kişinin gösterdiği tepkiyi kimse  dikkate almaz. Kalabalık bir grubun yapmış olduğu tepki gündem oluşturur ve yapılan veya yapılması düşünülen yanlışlığın giderilmesini sağlayabilir.

Hepimiz aynı gemideyiz. Gemi yara alıp su almaya başlarsa, gemide bulunanların hepsi etkilenir. Gemi de batar,  içindekiler de…

Hurşit EKİNCİ