Hayat, bir imtihan dünyası ise, eğitimi verilmeyen bir hayatın da imtihanı olmasa gerek. Yani bir yönüyle de hayat doğumdan ölüme eğitim sürecidir desek yeridir. Eğitim bütün siyasal ve düşünsel sistemler için zorunlu bir ihtiyaçtır ama hangi amaçla ve nasıl bir eğitim verileceği sistemden sisteme değişiklik arz eder. Temel soru şudur: “Hangi insanı yetiştirmek istiyoruz?”
İslam’ın Hikmet Temelli Düşünce Sisteminde insan, sabit bir öz değil, oluş hâlindeki bir varlıktır. İnsanın bu oluşunu doğru yöne sevk etme, insanı kendi fıtratına yabancılaştırmadan çağın sorunlarıyla yüzleştirme ve fıtratında mevcut olan istidatların, bilinçli ve dengeli biçimde geliştirilmesi eğitimin temel faaliyet alanıdır.
Temel zorunlu eğitim kurumlarımızdan üniversiteye kadar formel eğitim sistemimiz Batı’ya boyun eğmiş vaziyettedir. Bugün üniversitelerin Eğitim Fakültelerinde verilen formasyon derslerinin ana teorisyenleri Pavlov, Throndike, Skiner, Piaget, Bruner, Ericson vb. gibi Batılı eğitim kuramcıları ve onların Davranışçı, Duyuşsal, Bilişsel, Nerofizyolojik vb. temelli kuramlarıdır. Ne yazık ki kendi geleneğimizden gelen ne bir eğitim sistemi ne de bir düşünürümüz üniversitelerde yer almaktadır.
Bu bir yetersizlik değil, makalemizin başında belirttiğimiz “Hangi insanı yetiştirmek” istediğimizle ilgili eğitim paradigmamızın temel ilkeleriyle alakalıdır. Ahirete yönelik hedefler es geçilerek sadece seküler hedefler eğitimin temel amacı olduğunda İslam’ın Hikmet Temelli Eğitim Paradigması bu isteğe cevap vermeyecektir. Hikemî sistemden geçen insan, bilen ama kibirlenmeyen, özgür ama savrulmayan, eleştiren ama inkâr etmeyen, inanan ama düşünmekten korkmayan, ilke ve ölçülere sahip bir insandır. Hikmete dayalı sistemde, insanı sadece biyolojik ya da toplumsal bir varlık olarak değil, çok katmanlı/ yönlü bir varlık olarak okumayı gerektirir. İslami hikmet geleneğinde insanın ihtiyaçları ontolojik yapısında bulunan, bedensel, psikolojik/ nefsi, akli ve ruhi yönleriyle doğrudan ilişkilidir. Modern Kapitalist sistemden farklı olarak, ekonomik faydaya, teknik beceri ve rekabete ahlak, erdem ve içsel olgunlaşma paralelinde odaklanılır. Diğer bir deyişle Batı iyi vatandaşı hedeflerken, İslam iyi insanı hedefler.
Yazımızın devamında Hikemi Eğitime örneklik sadedinde Hz. Ali’nin bir sözünü açmaya ve Nasreddin Hoca’nın bir fıkrasından eğitimle ilgili ince nüktelerini görmeye çalışacağız.
1- Hz. Ali bir öğüdünde: ” Allah’ım sorun ve belalardan sana sığınırım demeyin. Allah’ım sorun ve belaların saptırıcı yönlerinden sana sığınırım deyin” diyor.
Hayvanlar doğuştan “bilfiil olarak dünyaya gelir ve hayat tarzını hazır bulur. Bu hayat tarzına göre fiziki olarak donanımlıdır. Yeni doğan bir hayvan çok kısa bir sürede yetişkinlere benzer bir hayata adapte olur. İnsan ise; doğduğunda bilfiil olmaktan ziyade “bilkuvvedir”. Yani insan yücelme ve aşağılık olma kapasitelerine potansiyel olarak sahiptir. İnsan doğduktan sonra hayvanlara göre çok daha uzun bir süre ebeveyninin bakımına ve eğitimine ihtiyaç duyar. Bundan dolayı çocuğun yetişmesinde ailenin önemi çok büyüktür. Anne ve baba, çocuklarına karşı fıtraten sevgi, şefkat ve merhamete sahiptir. Çocuklarını dış tehlikelerden korurlar. Fakat ölçü ve denge kaçırıldığında bu sevgi, şefkat, merhamet ve koruma çocuklarının yetişmesinde zarara dönüşmeye başlar. Eğitimciler buna “hastalıklı sevgi” adını vermektedir.
Anne ve babanın çocuğa verdiği en büyük “zararlardan” biri, sevgi adı altında çocuğa aşırı ilgi göstererek, onun zorluklarla karşılaşmasını engellemek, her istediğini yaparak şımarık ve nazlı büyütmektir. Bu tutum çocuğun hayata karşı korumasız kalmasına sebep olmaktadır.
“Hastalıklı sevgi”, çocuğun büyüme sürecinde karşılaşıp mücadele etmesi gereken zorlukları anne-babanın göğüslemesidir. Ebeveyn burada iyi niyetlidir ve çocuklarını korumak istemektedir. Hayatta mücadele ederek ulaşması gereken olgunluk anne ve babanın bu “hastalıklı sevgisi” yüzünden ortaya çıkamamakta ve çocuk pısırık, narin, kendine güveni olmayan ve kırılgan bir kişi olarak yetişmektedir.
Ebeveynlerin bu tutumu, çocukların problem çözme, sorumluluk alma ve duygusal dayanıklılık geliştirmesini zorlaştırmaktadır. Araştırmalar, aşırı koruyucu tutumlarla büyüyen çocukların ergenlik ve yetişkinlikte stresle baş etmede zorlandığını ortaya koymaktadır. Özgüven, her sorunun ebeveynler tarafından çözülmesiyle değil, çocuğun yaşına uygun zorlukları deneyimlemesiyle gelişir.
” Emile “adlı romanında çocuk eğitiminden bahseden J.J. Rousseau şöyle bir kanıya varmıştır: “Çocukların en mutsuzu, anne ve babaları tarafından lüks ve refah içinde şımartılarak büyütülen, dünyanın acı ve tatlı yönlerini kavramaya, iniş ve çıkışlarını anlamaya bırakılmayan çocuklardır. Bu çocuklar güçlükler karşısında hassas ve alıngandır. En küçük kötü olay onların huzurunu bozar, öylesine ki küçük bir olay yüzünden intihar düşüncesine bile kapılabilirler. Bu tür insanlar nimetlerin tadına varamaz. Aç kalmamıştır ki yiyecek bulmanın tadına varsın…”
Oysa olgunlaşma ve tekâmül ancak zorluklara ve belalara karşı mücadele verilerek elde edilir. İnsan kendisinde var olan yetenekleri ortaya çıkarmak ve kullanmak zorundadır. Yani her insanın bir cevheri vardır. Bu cevher üzeri küllerle örtülmüş bir haldedir. Kişi zorluklarla mücadele ederek bu küle üfler ve alttaki koru ortaya çıkarır.
Hz. Ali, Basra valisi olarak atadığı sahabeye verdiği öğüdün bir yerinde şöyle diyor:” İnsanı zorluk içinde yaşama güçsüz kılmaz. İnsanı güçsüz kılan nimetler içinde nazlı büyümesidir. Bahçıvan terbiyesi görmeyen çöl ve orman ağaçları daha sağlamdır. Ama bahçıvan bakımında büyüyen daha parlak ve güzel ağaçlar narin ve dayanıksız olurlar.
Yabani çöl bitkilerinin, diğer bitkilere nazaran hem ateşleri daha güçlü olur hem de yanış süreleri daha fazladır. Aynı şekilde çeşitli zorluklara katlanmış, belalar geçirmiş, sıcağı ve soğuğu tatmış kişiler, nimetler içinde nazlı büyüyen kişilerden daha güçlü ve dayanıklıdırlar.” Zorluklar ve belalarla yüzleşmeyi becerebilenler olgunlaşır ve şahsiyet sahibi olur. “Şüphesiz ki her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır.” (İnşirah 5) ayetini bu yönüyle de değerlendirebiliriz.
2- Geleneğimizde camilerin Müslümanların eğitiminde yeri her zaman büyük olmuştur ve ilk akla geleni de cuma günleri verilen vaaz ve hutbelerdir. Köylüler imamın olmadığı bir cuma günü Nasreddin Hoca’ya bugün bize vaaz et diye ısrarlı bir şekilde rica ederler. Hoca sonunda kabul eder, hutbeyi okumak için minbere çıkar ve “Ey cemaat, bugün size ne anlatacağımı biliyor musunuz? “diye sorar. Cemaat:” Hep birlikte hayır, bilmiyoruz” diye cevap verir. Hoca: “Bilmediğiniz şeyi size nasıl anlatabilirim? “diyerek minberden iner. Cemaat bu işten bir şey anlamaz.
Aradan zaman geçer ve ertesi Cuma namazı vakti Hoca cemaatin ısrarı üzerine yine minbere çıkar ve:” Ey cemaat, bugün size ne anlatacağımı biliyor musunuz?” diye sorar. Bir önceki Cuma Namazındaki durumu hatırlayan cemaat aynı duruma düşmemek için:” Evet, biliyoruz” der. Bunun üzerine Hoca:” Bildiğiniz şeyi ben size nasıl anlatabilirim? “der ve minberden iner.
Cemaat Nasreddin Hocayı konuşturmak için başka bir karar alır ve:” Hoca aynı soruyu sorarsa, yarımız biliyoruz desin ve diğer yarımızda bilmiyoruz desin “diye aralarında anlaşırlar. Cuma günü geldiğinde Hoca yine cemaatin ısrarı üzerine minbere çıkar ve cemaate aynı soruyu sorar:” Ey cemaat, bugün size ne anlatacağımı biliyor musunuz?” Bu soruya hazırlıklı olan cemaatin yarısı bildiklerini söyler ve diğer yarısı da bilmediklerini söyler. Bunun üzerine Hoca taşı gediğine koyar ve “Bilenler bilmeyenlere anlatsın” der ve minberden iner.
Bu fıkrayı dinlediğimizde ilk aklımıza gelen şey, Hocanın bir şeyler anlatmamak veya kaytarmak için laf cambazlığı yaptığıdır. Oysa burada verilmek istenen mesajlar bu kadar basit değildir.
İlk Cuma hutbesinde “Bilmediğiniz şeyi size nasıl anlatabilirim?” diyen Hoca şunu öğretmek istiyor:
İnsan yeni bir şey öğrenmek için bir yere gidiyor veya bir ortamda bulunuyorsa öğreneceği şey hususunda ön bir hazırlığı olmalı ki daha etkili ve kalıcı bilgilere sahip olabilsin. O konunun köküne, kavramlarına, alanına ve ne fayda sağlayacağına dair ön bilgilerle gitmeli ki daha kalıcı ve etkili bir eğitim gerçekleşsin.
Bunu peygamberlerin tebliği üzerinden de açıklayabiliriz. Peygamberlerle gönderilen mesajlar hitap ettiği insanlar tarafından hiç haberdar olmadıkları, hiç bilmedikleri veya deruni dünyalarında fıtraten hiç hissetmedikleri şeyler değildi. Bilakis mesajın tamamı insanoğlunun yaratılışının gerektirdiği şeylerdir. Yani peygamberlerin muhataplarının ön bilgisi fıtratlarıydı. Fıtratını bozmayanlar iman etmiş, fıtratını bozanlar (unutanlar) iman etmemiştir. Diğer bir deyişle, fıtrat korunmadığı sürece peygamberin eğitiminin/ tebliğinin muhatapları üzerinde etkisi olmayacağı anlamına gelir. Bundan dolayı, eğitimde başarı sağlanması için konu ile ilgili ön bilgi/ hazırlık önemlidir.
İkinci Cuma hutbesinde “Bildiğiniz şeyi ben size nasıl anlatabilirim? diyen Hoca şunu öğretmek istiyor: Bir şeyi öğrenmek istiyorsanız o konuda ‘ben bunu biliyorum’ ön yargısını üzerinizde taşımamanız gerekir. Dolu olan veya olduğunu zannettiğiniz bardağınızı boşaltmalısınız.
Şöyle ki: Bildiğini zanneden kişi o hususta size anlatılanları can kulağıyla dinlemeyecektir ve o konuda satır aralarında geçen fakat bilmediği şeyleri de kolaylıkla atlayacaktır. Neticede bildikleri hep aynı kalacaktır. Oysa yeni öğreniyor gibi can kulağıyla dinlediği konular daha kalıcı olacak ve başarıda beraberinde gelecektir. Unutmayalım ki Cahiliye Döneminde de Allah Resul’ünün davetini reddedenlerin bir kısmının bahanesi de “Bunlar eskilerin masallarıdır” ön yargısıydı. Din’e karşı bu ön yargı günümüzde de çeşitli propagandalarla devam ettirilmektedir.
Üçüncü Cuma hutbesinde “Bilenler bilmeyenlere öğretsin “diyen Hoca şunu söylemek istiyor:
Bilgi insanlığın ortak malıdır. Bilgi kimsenin tekelinde olmamalıdır. Bilen bildiğini o yükü taşıyabilecek herkese aktarmalıdır. Bilgi paylaşıldıkça çoğalır ve canlı bir şekilde hayatın parçası olur.
Bunu şöyle de izah edebiliriz: Hz. Muhammed’le birlikte din kemale ermiş ve tamamlanmıştır. Fakat Allah Resulü vefat etmiştir. Eğer peygamberden geriye kalanlar nesilden nesle aktarılmazsa din önceki ümmetlerin başına geldiği gibi kaybolur/ bozulur. Hz. Peygamberden gelen bir rivayette, “Benden işittiğini (burada bulunmayanlara) ulaştıran kimsenin Allah yüzünü ak etsin. Nice kendisine söz ulaştırılan kimse vardır ki, onu işitenden daha iyi anlar” buyurulmuştur. Demek ki Ümmetin sorumluluklarından biri de bu emaneti nesilden nesle aktarmak ve zamanın âlimlerine teslim etmektir.
Bildiğini başkasına aktarmayan kişi ancak kendisindeki bilgiyle diğer insanların üzerinde bir yer veya ayrıcalıklı bir konum edinmek için yapar. Bu ise ahlaki anlamda bir zafiyettir.
20.02.2026
Hasan EKİNCİ








