Hikayelerle Değerler Eğitimi: Kan Davası

0
113

Doğum sancıları başlayan gelinin, bir an önce ilçedeki hastaneye yetiştirilmesi gerekiyordu. Fatma Hanım, doğum sancıları ile kıvranan gelini için bir şeyler yapamamanın çaresizliğini yaşıyordu. Annenin ve çocuğun hayatından endişe ediyordu. Evin içinde çaresizce dolaşmakta ve ne yapacağına bir türlü karar verememekteydi.

Yıllardır sürmekte olan kan davası yüzünden; köyün erkekleri ya öldürülmüş ya hapiste ya da öldürülme korkusundan köye gelemiyorlardı.

Seyyideoğulları ve Kadiroğulları arasında yıllar önce başlayan kan davası devam etmekteydi. Aslında kan davasının neden çıktığı, kimin haklı kimin haksız olduğu hiç sorgulanmamıştı.

Aileye katılan her yeni fert, karşı tarafa düşman olarak hayata başlıyor, yaşadığı sürece kendilerinden öldürülen yakınlarının intikamını almak için kinle büyütülüyordu.

İnsanlar, Hz. Peygamberin Veda Hutbesinde; “Bütün kan davalarını kaldırdığını” ve “İnsanların kardeş olduğunu” unutmuştu.

Fatma Hanım gecenin karanlığında gelininin koluna girdi. “Yoldan geçen bir araba buluruz “ ümidiyle ilçeye giden yola kadar yürüdüler.

Kadiroğlularından Ahmet, geceleyin köyde bulunan yaşlı annesini ve kız kardeşlerini ziyaret için köye gelmiş, düşmanları görmesin diye gecenin karanlığında arabası ile köyden ayrılıyordu. Yol üzerinde el kaldıran iki kişiyi görünce arabayı durdurdu. Gecenin karanlığında yolun kenarında kendisine el kaldıranları arabanın ışığında tanıdı: Düşmanları olan Seyyideoğullarından Fatma Hanım ve gelini idi. Gelin acılar içinde kıvranıyordu. Ahmet bir an tereddüt etti. Gelinin acı çeken o halini görünce arabadan indi.

Fatma Hanım arabadan ineni tanımıştı: Düşmanları olan Kadiroğlularından Ahmet’ti. Ahmet’i görünce gelininin elinden tutarak arabadan uzaklaştırdı. Ahmet:

“Fatma teyze izin verin sizi ilçeye hastaneye götüreyim” dedi. Fatma Hanım:

“Biz düşmanın arabasına binmeyiz”, dedi.

Fatma Hanım gelinini arabadan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ahmet:

“Düşmanlığın zamanı mı? Gelin hanımın yaşadığı acıları görmüyor musun? Yazık değil mi?, diyerek Fatma Hanımı ikna etmeye çalıştı.

Fatma Hanım söylenenleri duymuyordu. Gelin hanım umutsuzca bakıyor, çektiği acılar yüz ifadesine yansıyordu. Ahmet gelinin haline acıyarak baktı. Fatma Hanım’a laf anlatmanın bir faydası olmayacağını anladı. “Gelin hanımın ve çocuğun hayatı tehlikede” diye düşündü.

Gelin hanımın elinden tutarak arabaya bindirmeye çalıştı. Fatma Hanım hem,

“ Yetişiin, gelinimi kaçırıyorlar” diye bağırıyor, diğer yandan da gelininin elini bırakmıyordu. Ahmet gelinin elinden tuttu ve gelini Fatma Hanım’ın elinden aldı. Gelin hanımı arabaya bindirdi. Arabanın kapısını kapatıp direksiyona geçti.

Ahmet arabayla ilçeye doğru yol alırken Fatma Hanım’ın feryatları duyuluyordu: “Yetişiin! Gelinimi kaçırıyorlar.”, diye bağırıyordu.

Ahmet, Fatma Hanım’ın düşmanlarını ayağa kaldıracağını, onların kendilerini aramaya çıkacaklarını çok iyi biliyordu. Onun için Devlet Hastanesine gitmekten vazgeçti. Arabanın dörtlülerini yakarak gelin hanımı özel bir hastaneye götürdü. Gelin hanımı doğum haneye aldılar.

Ahmet doğumhanenin önünde endişeyle dolaşıp duruyordu. Bir yandan da: endişeleniyordu: “Ya çocuk ölürse, ya geline bir şey olursa…  benim sebep olduğumu düşünecekler“ diye endişe ediyordu.

Fatma Hanım Seyyideoğullarını, “düşmanlarımız gelinimizi kaçırdı” diye ayağa kaldırmıştı. Silahlarını kuşanan Seyyideoğullarının erkekleri ilçedeki hastanelerde Ahmet’le gelini aramaya çıkmışlardı. Ahmet için durum hiçte iyi değildi.

Devlet hastanesinde Ahmet’i ve gelinlerini bulamayan Seyyideoğullarından iki kişi orada buluruz ümidiyle özel hastaneye gelmişlerdi. Gelinlerinin acile getirildğini ve şu anda doğumda olduğu bilgisini alınca doğumhaneye yöneldiler. Doğumhanenin kapısına geldiklerinde Ahmet’i gördüler.

Ahmet’in gözü doğumhanenin kapısından başka bir yere bakacak durumda değildi. Hasımları silahlarına ellerini uzattıklarında doğumhanenin kapısından görevli ebe çıktı ve Ahmet’e dönerek:

“Beyefendi gözünüz aydın nur topu gibi bir oğlunuz oldu” dedi.

Ahmet hala endişeliydi.

“Çocuğun annesinin durumu nasıl?”, diye sordu. Ebe:

“Annenin sağlık durumu iyi. Biraz daha geç kalsaydınız anneyi ve çocuğu da kaybedebilirdik”, dedi.

Ahmet sevinçle endişe arası bir durumu yaşıyordu. Kendi kendine:

“Allah’ım, gelinlerini kaçırdım zannederek düşmanlarımın bana olan düşmanlıkları artacak. Artsın. Hiç olmazsa iki can kurtardım” diye söylendi.

Gitmek için kapıya yöneldiğinde düşmanlarından gelin hanımın eşi ve kayınbiraderi ile yüz yüze geldi. Bir an silahlarını çekip ateş edeceklerini sandı. Onlar kendisine doğu koştuklarında heyecandan ne yapacağını şaşırdı. Ölümün korkusunu hissetti.

Ahmet’e doğru koşan gelinin eşi gözyaşları ile Ahmet’in boynuna sarılarak:

“Hakkını helal et, biz senin eşimi kaçırarak onları öldüreceğini düşünmüştük. Sana iki can borcumuz var”, dedi.

Bu olay kısa sürede kulaktan kulağa yayıldı. Bu olay yıllardır düşman olan Seyyideoğulları ve Kadiroğlularının barışmasına sebep oldu.